Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Emniyet teşkilatında görev yaptığım yıllarda, Emniyet Hukuk İşleri ve Soruşturma Şube Müdürü olan bir yetkilinin sözleri hâlâ hafızamda. 2016 yılı öncesiydi, il emniyet müdürleri ile valilerin attıkları imzalardan şahsen sorumlu olmadıklarını, bu imzaların temsilî nitelik taşıdığını söylerdi.
Aradan yıllar geçti. Bugün ise kamuoyunun karşısına bambaşka bir tablo çıkıyor. Bazı belediye başkanları, ihale yolsuzluğu iddiaları kapsamında yürütülen soruşturmalar nedeniyle tutuklanıyor. Üstelik tartışmaların bir bölümü, başkanların ilgili dosyaların altına imza atıp atmadığı noktasında yoğunlaşıyor.
Dünden bugüne ne değişti?
Kanun mu değişti? Hayır, temel mesele bu kadar basit değil. Elbette mevzuatta zaman içinde değişiklikler yapılabilir; ancak benim asıl sormak istediğim, hukukun uygulanışındaki farklılıklar, sorumluluğun belirlenme biçimi ve adalet karşısındaki eşitlik meselesidir.
Dün başka türlü açıklanan bir imza sorumluluğu, bugün nasıl oluyor da farklı tartışmaların merkezine yerleşiyor? Bir kamu görevlisinin hukuki sorumluluğu hangi ölçütlere göre belirleniyor? İmza atmayan bir kişi hangi gerekçeyle sorumlu tutuluyor? İmza atan bir kişinin sorumluluğu ise hangi koşullarda ortadan kalkıyor?
Bunlar, cevabı kişilere göre değişmemesi gereken sorulardır.
Elbette bir dosyanın altına imza atmamak, tek başına hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmayabilir. Aynı şekilde, yalnızca bir makamda bulunmak da otomatik olarak suçluluk anlamına gelmez. Her olay kendi delilleri, yetki sınırları ve hukuki koşulları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Suçluluk, iddialarla değil, hukuk kuralları ve adil yargılama ilkeleri doğrultusunda ortaya konulmalıdır.
Ancak asıl mesele de burada başlıyor: Hukuk herkese aynı ölçüyle mi uygulanıyor?
2016 yılı, Türkiye’nin yakın tarihinde derin izler bırakan bir dönüm noktası oldu.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl döneminde, kamu kurumlarında geniş çaplı tasfiye süreçleri yaşandı. Binlerce hâkim ve savcı, polis, asker, öğretmen ve sağlık çalışanı mesleklerinden uzaklaştırıldı. Bu süreçte yargı teşkilatının üst kademelerinde görev yapan isimler de görevlerini kaybetti.
Bir gecede binlerce insanın hayatı değişti. Aileler dağıldı, meslekler sona erdi, yıllarca emek verilerek kurulan hayatlar altüst oldu. İnsanların bir bölümü haklarını aramak için uzun yıllar mücadele etmek zorunda kaldı.
O günlerde yaşananların hukuki, idari ve toplumsal sonuçları hâlâ tartışılıyor. Ancak benim açımdan üzerinde durulması gereken temel konu, yalnızca kimlerin görevden alındığı değil; olağanüstü dönemlerde hukukun sınırlarının nasıl korunduğu ve bireylerin haklarının ne ölçüde güvence altında tutulduğudur.
Çünkü hukuk, en çok da olağan dışı zamanlarda sınanır. Güçlü olanın karşısında değil, güç karşısında savunmasız kalan insanın yanında da ayakta durabilmelidir.
Bir toplumda hukuki ölçüler kişilere, makamlara veya dönemin siyasi koşullarına göre değişiyor algısı oluşursa güven duygusu zedelenir.
Bir dönem bazı kamu görevlilerinin imzalarının temsilî olduğu söylenirken, başka bir dönemde imza atılmadığı belirtilen dosyalar üzerinden sorumluluk tartışmaları yaşanıyorsa bunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Burada mesele, herhangi bir belediye başkanını ya da kamu görevlisini peşinen aklamak veya suçlamak değildir. Mesele, herkes için geçerli, öngörülebilir ve tutarlı bir hukuk düzeninin varlığıdır.
İhale süreçlerinde usulsüzlük iddiaları varsa elbette soruşturulmalıdır. Kamu kaynaklarının korunması, hesap verebilirlik ve yolsuzlukla mücadele, hukuk devletinin vazgeçilmez sorumluluklarıdır. Ancak soruşturmaların da aynı hukuk devletinin ilkelerine uygun yürütülmesi gerekir.
Deliller somut olmalı, sorumluluk kişiselleştirilmeli, savunma hakkı korunmalı ve tutuklama bir cezaya dönüşmemelidir. Hiç kimse makamı nedeniyle dokunulmaz kabul edilmemeli; hiç kimse de yalnızca makamı nedeniyle suçlu sayılmamalıdır.
Adaletin terazisi, kimin karşısında durduğuna göre eğilip bükülmemelidir.
Hani bir sarı öküz hikâyesi vardır…
Sürüdeki öküzlerden birini isteyenlere, diğerleri kendi aralarındaki düzen bozulmasın diye ses çıkarmaz. Önce birinden vazgeçilir, ardından diğerinden. Her defasında, “Bize dokunmadıkları sürece sorun yok” diye düşünülür. Ta ki geriye kendileri kalmayana kadar…
Bu hikâyeyi düşündüğümde, geçmişte yaşananlara sessiz kalmanın bedelini sorguluyorum. Bir dönemde başkalarının hak kayıplarını görmezden gelenler, o kayıpların kendi kapılarına dayanmayacağını düşünmüş olabilirler. Fakat hukuk güvencesi yalnızca belirli bir kesimin meselesi değildir.
Bugün bir başkasının hakkını savunmayan, yarın kendi hakkını savunacak bir ses bulamayabilir.
Elbette geçmişte yaşananlarla bugün yürütülen soruşturmalar arasında doğrudan bir hukuki bağ kurmak için somut deliller gerekir. Her olayın kendi koşulları vardır. Ancak bütün bu gelişmelerden çıkarılabilecek ortak bir ders bulunuyor: Hukuk güvencesi, yalnızca ihtiyaç duyduğumuz gün hatırlanacak bir hak değildir.
Haksızlığa uğrayanın kim olduğuna bakmadan adaleti savunmak gerekir. Çünkü adalet, yalnızca kendimiz için istediğimizde değil, başkaları için de talep ettiğimizde anlam kazanır.
Kanun dün de vardı, bugün de var. Devlet dün de vardı, bugün de var. Kamu makamları, yetkiler ve sorumluluklar da hukuk düzeninin bir parçası olmaya devam ediyor.
Öyleyse ne değişti?
Belki de değişen, hukukun metninden çok uygulamasına ilişkin algımızdır. Belki değişen, insanların adalet karşısında kendilerini ne kadar güvende hissettikleridir. Belki de asıl değişim, bir zamanlar başkalarının başına geldiğinde uzak durduğumuz olayların bugün daha geniş kesimlerin gündemine girmesidir.
Bunların cevabı, sloganlarla değil; somut dosyalar, gerekçeli kararlar, şeffaf süreçler ve bağımsız bir yargı düzeniyle verilebilir.
Benim istediğim, kimsenin hukukun üzerinde olması değil. Aynı şekilde kimsenin hukukun altında ezilmemesi de değil. İstediğim, herkesin hukuk karşısında eşit olmasıdır.
Dün bir başkasının yaşadığı haksızlığa sessiz kalanlar, bugün kendi kapılarında aynı sorularla karşılaşabilir. Bu, bir intikam meselesi değil; hukukun evrenselliğini kavrama meselesidir.
Yine de iyimser olalım. Hâlâ nefes alıyoruz. Hâlâ sorular sorabiliyor, yaşananları sorgulayabiliyor ve daha adil bir düzenin mümkün olduğunu savunabiliyoruz.
Dün güneş doğuyordu, bugün de doğuyor. Fakat güneşin her gün yeniden doğması, hiçbir şeyin değişmediği anlamına gelmiyor.
Bazen bir ülkenin hafızasında çok şey değişir. Kurumlar, insanlar, hayatlar ve adalete duyulan güven değişir. Geriye ise aynı soru kalır:
Kanun aynı kanunsa, adalet neden herkese aynı şekilde hissettirmiyor?
Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylemek kolay. Asıl mesele, bundan sonra neyin değişeceğidir. Benim umudum, değişimin korkuyu değil hukuku; intikamı değil adaleti; ayrıcalığı değil eşitliği büyütmesidir.
Çünkü bir gün herkesin ihtiyacı olan şey, kendisini koruyacak bir güç değil, haklarını güvence altına alacak bir hukuk düzeni olacaktır.