Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Adaletin neden “öksüz” kaldığını düşündüren iki çarpıcı tarihî örneği paylaşmak istiyorum.
M.Ö. 399’da Atina’da, demokrasinin kalbinde Sokrates adında bir düşünür vardı. Sorgulamayı, aklı ve merakı yücelten bu adam, “gençlerin aklını çelmekle” suçlandı, baldıran zehiriyle öldürüldü.
Batı medeniyeti onun ölümünü unutmadı ve Sokrates’i hakîkati söylemenin, devleti sorgulamanın simgesi haline getirdi.
Aradan bin yılı aşkın zaman geçti ve Bağdat’ta İslam dünyasının “Sokrates”i Ebu Hanife ortaya çıktı. O da bağımsız aklı ve hukuka bağlılığı savunduğu için iktidarla çatıştı.
Devletin sunduğu kadılık makamını reddetti, bağımsızlığından ödün vermedi.
Bedelini çok ağır ödedi: Zindana atıldı, kırbaçlandı ve zehirlenerek öldürüldü.
Ancak burada büyük bir trajedi var: Batı, Sokrates’in cesaretini hukukun ve bireyin haklarının temeli olarak benimsedi.
Bu coğrafyada ise Ebu Hanife’nin adı yaşatıldı ama onun ruhuyla savunduğu özgür ve sorgulayan akıl gömüldü.
Bugün hukuk, devlet karşısında sözünü söyleyebilen bağımsız bir güç olarak görülmüyorsa, bunun köklerinde bu tarihî kopuş yatıyor.
Adaletin, hukukun öksüz kalması, sadece geçmişin hatası değil; bugün hâlâ aşmamız gereken çok önemli bir problemdir.
“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan, işe önce kendinden başlamalıdır. Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.”
Sokrates
#Öksüz
Adaletin neden "öksüz" kaldığını düşündüren iki çarpıcı tarihî örneği paylaşmak istiyorum.
— Sırrı Er (@konusmasanati) April 20, 2026
M.Ö. 399’da Atina’da, demokrasinin kalbinde Sokrates adında bir düşünür vardı. Sorgulamayı, aklı ve merakı yücelten bu adam, "gençlerin aklını çelmekle" suçlandı, baldıran zehiriyle… pic.twitter.com/wrgTLvpcuD