Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bugün 2026’nın Nisan ayındayız. On yıl önce başlayan bir fırtınanın, hukuk zemininde yarattığı o devasa enkazın ortasında duruyoruz. Bir emekli emniyet mensubu olarak biliyorum ki; asayiş ve güvenlik, suçluyu suçsuzdan ayırabildiğiniz sürece devleti yüceltir. Ancak son on yılda Türkiye’de yaşananlar, bir güvenlik operasyonundan ziyade bir “sosyolojik depreme” dönüştü.
Rakamlar yalan söylemez: 2.5 milyon soruşturma! Bu, sadece birer dosya numarası değil; ucu 10 milyon insana dokunan, her dört aileden birinin evine polisin, savcının, tebligatın girmesi demektir. Bir ülkede nüfusun yüzde onunu “terör” parantezine alıyorsanız, orada artık terörle mücadele değil, toplumun bağışıklık sistemi olan “adalete güvenin” imhası söz konusudur.
“İltisak” ve “İrtibat”: Hukukun Giyotinleri
Hukuk, netlik ve öngörülebilirlik ister. Ancak bu süreçte icat edilen “iltisak” ve “irtibat” kavramları, hukukun en temel direği olan “Suçun Şahsiliği” ilkesini yerle bir etti. Dün devletin izniyle faaliyet gösteren bir bankaya para yatırmak, yasal bir sendikaya üye olmak veya çocuğunu yasal bir okula göndermek; bugün geriye dönük olarak “terör delili” sayıldı.
KHK fermanlarıyla yüz binlerce insan savunma hakkı bile tanınmadan “sivil ölüme” mahkum edildi. Bir doktorun pazarda limon satmasının engellendiği, pasaportuna el konularak nefes almasının zorlaştırıldığı bu süreç, bir hukuk operasyonu değil, maalesef bir “sosyal tasfiye” olarak tarihe geçti.
Demir Parmaklıklar Ardındaki Emeklemeler
Ancak asıl vicdanımızı kanatan, hukukun bittiği yerde başlayan o insani dramlardır. 2026 yılındayız ve hala yüzlerce bebek, oyuncak yerine demir parmaklıkları tanıyarak beton zeminlerde emekliyor. 80 yaşını aşmış, kendi başına ayakta duramayan yaşlıların veya ağır kanser hastalarının “kaçma şüphesi” gibi akıl dışı gerekçelerle tahliye edilmemesi, yargının sadece kanunu değil, vicdanı ve şefkati de hapsettiğinin kanıtıdır.
Hukuk, siyasi ikballerin veya kişisel egoların intikam aracı olamaz. Eğer bir devlet, en zayıf vatandaşına; çocuğuna, hastasına, yaşlısına bu kadar acımasız davranıyorsa, orada büyük bir “merhamet krizi” var demektir.
Çıkış Yolu Neresi?
Bu karanlıktan çıkışın tek yolu, “intikam” değil “restorasyondur”. Maddi delili olmayan, sadece fişlemelerle veya niyet okumalarla hayatı karartılan milyonlarca insana haklarını iade etmek, bir lütuf değil, devletin asli görevidir.
Unutmayalım; adalet mülkün temelidir. Temeli sarsılan bir mülkü, dışarıdaki hiçbir güç veya içerideki hiçbir baskı ayakta tutamaz. Vakit, bu “iltisak” karanlığına son verip, hukuku yeniden maddi delil ve vicdan zeminine oturtma vaktidir.
Çünkü adalet gelmeden, bu ülkeye bahar gelmeyecek.