Kuzu pınardan su içiyormuş.
Pınarın başında duran kurt, aşağıda su içen kuzuya seslenmiş:
“Suyumu bulandırıyorsun!”
Kuzu şaşkınlıkla cevap vermiş:
“Ama ben suyun aşağısından içiyorum. Suyun akışı yukarıdan aşağıya doğru; seni nasıl bulandırabilirim?”
Kurt ise sertçe karşılık vermiş:
“Ben anlamam, suyumu bulandırıyorsun!”
Anlaşılan o ki kurt, kuzuyu yemeyi çoktan kafasına koymuş; suçlama ise sadece bir bahaneymiş…
Orta Doğu’da patlak veren en son kriz – ABD ve İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı hava operasyonları – bir kez daha uluslararası nükleer düzenin en derin yaralarından birini gözler önüne seriyor: çifte standart.
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT), 1970’ten beri “nükleer silahların yayılmasını önleme” vaadiyle dünya barışının teminatı olarak sunuluyor. Ancak gerçekte bu anlaşma, eşitlik değil, ayrıcalıklar üzerine kurulu bir sistem yaratmış durumda.
NPT’nin resmî olarak tanıdığı beş nükleer güç – ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin – 1968 öncesi nükleer testlerini tamamlamış ülkeler olarak silahlarını koruma hakkına sahip. Bu beşli, silahsızlanma taahhüdünde bulunmuş olsa da bugün hâlâ binlerce nükleer başlık stokluyor: ABD’nin yaklaşık 5.000, Rusya’nın ise 6.000’den fazla. Buna karşılık NPT’ye üye olmayan veya sonradan çekilen ülkeler (Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore) kendi programlarını geliştirdi ve yaptırımlarla karşılaştı. Fakat en çarpıcı örnek İsrail.
İsrail, NPT’ye hiç üye olmadı ve nükleer cephaneliğini (tahmini 80-400 başlık) resmî olarak kabul etmiyor. “Stratejik belirsizlik” politikası sayesinde Dimona tesisi gibi kritik noktalar Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) denetiminden uzak kalıyor. İsrail’in nükleer programı; apartheid dönemi Güney Afrika ile iş birliği iddiaları ve 1979’daki olası nükleer test (Vela olayı) gibi tartışmalı unsurlarla dolu. Buna rağmen Batı’dan askerî ve malî destek görmeye devam ediyor – milyarlarca dolarlık yardım paketi ve diplomatik koruma.
İran ise NPT’ye 1970’ten beri üye. Barışçıl nükleer enerji hakkı tanınmış olsa da uranyum zenginleştirme faaliyetleri nedeniyle yıllardır ağır yaptırımlara maruz kalıyor. IAEA raporları, İran’ın %60’ın üzerinde zenginleştirme yaptığını doğruluyor. Bu oran silah seviyesine yakın olsa da İran’ın resmen nükleer silah sahibi olmadığı belirtiliyor. Yine de 28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail operasyonları (Epic Fury ve Roaring Lion), İran’ın nükleer tesislerini, balistik füze altyapısını ve üst düzey liderlerini hedef aldı. Bu saldırılar “önleyici meşru müdafaa” gerekçesiyle savunuluyor; fakat bağımsız kaynaklar (Arms Control Association gibi) İran’dan acil bir nükleer tehdit gelmediğini vurguluyor.
Bu tabloyu “nükleer apartheid” olarak tanımlayan eleştirmenler haklı bir noktaya işaret ediyor: NPT, mevcut nükleer güçlerin ayrıcalığını korurken gelişmekte olan ülkelere (özellikle Batı’ya meydan okuyanlara) karşı katı bir yasak uyguluyor. İran’ın NPT üyesi olarak denetimlere izin vermesi beklenirken, İsrail’in programı tamamen muaf tutuluyor. Bu çifte standart, anlaşmanın meşruiyetini zayıflatıyor ve yayılma riskini artırıyor. Eğer kurallar eşit uygulanmıyorsa, neden herkes kendi caydırıcılığını aramasın?
Bugün İran’da yaşananlar – 555’ten fazla sivil ölüm raporları, rejim değişikliği çağrıları – sadece nükleer programla sınırlı değil. Bu; egemen bir devletin iç işlerine müdahale, enerji kaynakları üzerinde hâkimiyet kurma ve bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirme çabası olarak değerlendiriliyor. İran halkı kendi kaderini belirleme hakkına sahip; dış güçlerin dayattığı herhangi bir “değişim”, kaos ve daha fazla acı doğurur.
Tarih bize gösteriyor ki eşitlik olmadan barış olmaz. Safevi, Afşar ve Kaçar gibi Türk kökenli hanedanların yüzyıllarca yönettiği İran, etnik ve kültürel çeşitliliğiyle ayakta kaldı. Bugünkü krizde de halkların kendi iradesi ön planda olmalı – nükleer silahlar veya yaptırımlar değil.
Eğer dünya gerçekten nükleer silahsız bir geleceğe inanıyorsa, önce kendi çifte standartlarını sorgulamalı. NPT’nin beşli ayrıcalığı sona ermeli, İsrail dâhil tüm programlar şeffaf denetime açılmalı. Aksi takdirde bu “nükleer apartheid” sadece yeni çatışmaları besler.
İnsan hayatı her şeyden üstün olmalı. Diplomasi ve eşitlik, güç oyunlarından daha güçlü bir yol sunar – yeter ki cesaretle uygulansın.