İnsan, iki temel hâl arasında yaşar: nisyân ve ünsiyet.
Nisyân, unutmak demektir; hakîkati, özü, bazen kendimizi unutmak.
Ünsiyet ise alışmak, yakınlık kurmak, bir şeye ısınmak demektir.
Unuturuz; sonra alışırız. Alıştıkça kanıksarız; kanıksadıkça yeniden unuturuz.
İnsanın kimliği hafızâsıdır ve kişi, hatırladığı şeyler kadar “kendisidir”
Benlik sabit bir öz değil, algılar ve izlenimler bütünüdür.
Süreklilik sandığımız şeyin içinde aslında sürekli değişiriz. Ünsiyet, değişime alışır ve onu normalleştirir.
Hannah Arendt modern insanın en büyük tehlikesinin düşünmeden alışmak olduğunu vurgular.
Kötülük bile sıradanlaşabilir; çünkü insan, tekrar eden her şeye ünsiyet geliştirir.
Demek ki nisyân, köksüz bırakma; ünsiyet ise uyuşturma, zarara uğratma tehlikesi taşır. Biri unutturur, diğeri alıştırır.
İnsan olmanın ve insan kalmanın inceliği; sevgiyi, vefâyı, iyiliği, dostluğu ve güzel olanı unutmamak; kötülüğe, zulme, adaletsizliğe ve hukuksuzluğa râm olmamak, ayrımcılığa ise asla alışmamaktır.
Nâmık Kemâl şöyle seslenir:
“Kapılma dehrin iğfâlâtına ahlâk bahsinde/Sana ol fende vicdânın yeter üstâd lâzımsa.”
Zamanın aldatmalarına kapılma; ahlâk söz konusu olduğunda sana rehber olarak vicdanın yeter.
“İnsanın çekileceği en güzel yer kendi içidir.”
Bilge İmparator Marcus Aurelius
#Vicdan