İRAN NEDEN BU HALE DÜŞTÜ?
Ortadoğu’da bir kez daha silahlar konuşuyor. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından İran’a yönelik gerçekleştirilen saldırıları açık biçimde kınıyoruz. Devletler arası uyuşmazlıkların askeri yöntemlerle çözülmeye çalışılması, uluslararası hukukun ve bölgesel istikrarın altını oymaktadır. Sınır aşan güç kullanımı, sivillerin hayatını tehlikeye atmakta; zaten kırılgan olan coğrafyada yeni çatışma sarmallarının kapısını aralamaktadır. Liberal Parti olarak ilkesel tutumumuz nettir: Güç siyaseti değil, hukuk siyaseti; füze diplomasisi değil, müzakere diplomasisi esastır.
Ancak bu kınama, İran’daki siyasal rejime yönelik eleştirilerimizi perdelemek anlamına gelmez. 1979’daki İran İslam Devrimi, adında “İslam” kavramını taşısa da, İslam’ın kelime anlamında içerdiği “selamet, huzur, güven” idealini hayata geçirememiştir. Devrim, zamanla bir özgürleşme projesi olmaktan çıkmış; devleti ve devrim elitini korumayı önceleyen, toplumu ise disipline edilmesi gereken bir kitle olarak gören otoriter bir yapıya evrilmiştir. Dinin ahlaki referansları, siyasal iktidarın tahkim aracı haline getirilmiştir.
Bugün İran’da rejimin temel refleksi, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak değil, rejimi ayakta tutmaktır. Siyasal iktidar, meşruiyetini rızadan değil, baskı kapasitesinden devşirmektedir. Ordusu ülkesini dış tehditlere karşı koruyamayacak kadar stratejik zafiyet içindeyken; iç güvenlik aygıtı, sıradan bir sosyal medya mesajını dahi “rejim tehdidi” sayabilecek ölçüde güçlendirilmiştir. Polis şiddeti ve keyfi gözaltılar, hukukun üstünlüğü ilkesini fiilen askıya almıştır.
Yargı sistemi ise bu çarpıklığın en çarpıcı göstergesidir. Yönetici elit hakkındaki yolsuzluk ve güç suistimali iddiaları etkili biçimde soruşturulamazken; başını açan genç kadınlar hakkında hızla ağır cezalar verilebilmekte, hatta idam kararları gündeme gelebilmektedir. Hukuk, evrensel bir haklar rejimi olmaktan çıkarılmış; siyasal sadakatin ve ideolojik uygunluğun denetim aracına dönüştürülmüştür. Oysa liberal hukuk devleti anlayışında mahkemeler, iktidarın sopası değil; yurttaşın kalkanıdır.
Son kırk yılda İran, ekonomik, siyasal ve toplumsal göstergeler bakımından ciddi bir gerileme yaşamıştır. Petrol ve doğal gaz gibi devasa kaynaklara sahip bir ülkenin genç nüfusu işsizlik, yoksulluk ve gelecek umutsuzluğu ile karşı karşıyadır. Beyin göçü artmış; üretken sınıflar ülkeyi terk etmeye yönelmiştir. Rejim, içerideki meşruiyet krizini dış düşman söylemiyle telafi etmeye çalışmış; bu strateji ise ülkeyi daha da yalnızlaştırmıştır. İran, devrim öncesine kıyasla daha özgür, daha müreffeh ve daha saygın bir konumda değildir; aksine birçok alanda geriye düşmüştür.
Halkından kopan bütün rejimler gibi, Molla yönetimi de düşmanlarını çoğaltmaktadır. Siyasal iktidar, toplumsal talepleri “ihanet” kategorisine soktukça, meşru eleştiriyi bastırdıkça ve çoğulculuğu tehdit olarak gördükçe kendi toplumsal zeminini aşındırmaktadır. Ülkesini dışarıya karşı etkin biçimde koruyamayan; ne Cumhurbaşkanını ne de Yüksek Dini Lideri Ali Hamaney’i güvenlik riski olmaksızın koruyabildiğine toplumu ikna edemeyen bir güvenlik mimarisi, içeride sertleşerek ayakta kalmaya çalışmaktadır. İran generallerinin ve güvenlik bürokrasisinin kendi güvenliklerini dahi sağlayamaması, rejimin kurumsal zaaflarını gözler önüne sermektedir.
Liberal Parti olarak ilkemiz şudur: Bir ülkenin dış müdahaleye maruz kalmasına karşı çıkmak ile o ülkenin otoriter yönetimini eleştirmek arasında çelişki yoktur. Tersine, tutarlı bir özgürlük siyaseti her iki tavrı da aynı anda gerektirir. Egemenliğe saygı, insan haklarına saygı ile birlikte anlam kazanır. Rejimi korumak adına toplumu baskılayan bir sistem, uzun vadede ülkenin egemenliğini de zayıflatır; çünkü güçlü devlet, korkulan değil, güven duyulan devlettir.
Ortadoğu’nun ihtiyacı yeni savaşlar değil; hukukun üstünlüğüne dayalı, çoğulcu, hesap verebilir yönetimlerdir. İran halkı, özgürlük, onur ve refah talebinde yalnız değildir.