Türk Medeni Kanunu, 100 yıl önce bugün kabul edildi. Takvim yaprakları bir yasayı değil, bir zihniyet dönüşümünü kaydetti. Çünkü bu metin, yalnızca maddelerden oluşan bir hukuk düzenlemesi değil; bireyin devlet ve toplum karşısındaki yerini yeniden tanımlayan bir medeniyet tercihiydi.
1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu, aile hukukundan mirasa, mülkiyetten kişilik haklarına kadar hayatın en temel alanlarını laik ve eşitlikçi bir çerçeveye oturttu. En çarpıcı yönü ise kadın-erkek eşitliği konusunda attığı tarihsel adımdı. Kadınlara tanınan medeni haklar, dönemin pek çok ülkesinden ileri bir seviyedeydi. Bu yönüyle kanun, yalnızca hukuki değil, toplumsal bir devrim niteliği taşıdı.
Medeni Kanun’un özü şuydu: Kişi kul değil, yurttaştır. Hak, lütuf değil; güvence altına alınmış bir statüdür. Aile, geleneksel hiyerarşinin değil; hukuki eşitliğin alanıdır. Miras, ayrıcalığın değil; düzenin konusudur. Devlet, bireyin özel hayatına keyfî biçimde müdahale edemez.
Aradan geçen yüz yılda toplum değişti, şehirler büyüdü, teknoloji dönüştü. Ancak Medeni Kanun’un dayandığı temel ilkeler — eşitlik, laiklik, hukuki güvenlik ve bireysel hakların korunması — hâlâ modern bir cumhuriyetin omurgasıdır. Hukuk devleti iddiası, en çok da özel hayatın ve temel hakların korunmasıyla anlam kazanır.
Bugün dönüp baktığımızda mesele yalnızca bir yıldönümünü anmak değildir. Asıl soru şudur: O gün yapılan tercihleri ne kadar koruyabildik? Hukuku, iktidarın aracı değil sınırı olarak görebiliyor muyuz? Eşitliği, yalnızca metinlerde değil hayatın içinde yaşatabiliyor muyuz?
Türk Medeni Kanunu’nun yüzüncü yılı, nostaljik bir hatırlama değil; kurucu ilkelerle yeniden yüzleşme günüdür. Çünkü medeniyet, kanun yazmakla değil; yazılan kanuna sadık kalmakla inşa edilir.