Toplum, kaybettiği huzuru arayıp bulmalı ve onu yeniden baş tacı etmelidir. Bu bilince erişmeyenler, kalabalık olmaktan öteye geçemez.
Dostoyevski, “İnsanın en büyük korkusu kendi vicdanıdır” der.
İnsan kalabalıkların alkışı altında bile kendi iç mahkemesinde yargılanır. O mahkemede ünvanlar geçerli değildir, gerekçeler mazeret sayılmaz.
Orada tek ölçü vardır: Hakîkat.
Hakîkati bile bile inkâr eden iç huzurunu, haysiyetini yitirir.
Fârâbî, erdemli toplumun ancak erdemli insanlar eliyle kurulabileceğini söyler.
Hakkaniyetli idareciler, bilinçli öğretmenler, adaletli hâkimler, Hipokrat yeminine sadık doktorlar ve hakîkate bağlı sanatçılar…
Bir toplumun huzuru, bu değerler üzerinde yükselir.
Bunların her biri görünmez bir huzur iklimi oluşturur. Nâmuslu iş yapmak, yalnızca ferdi ilgilendiren bir ahlâk meselesi değil; toplumun varoluşudur.
Modern çağ başarıyı görünürlükle ölçerken, huzur görünmeyen bir yerde saklı kalır.
Oysa insanın asıl sınavı, kimsenin görmediği yerde verdiği kararlardır. Sessiz kalmak mı, doğruyu söylemek mi? Kolay olanı seçmek mi, zor olanı yapmak, başarmak mı?
İşte insan, bu kararsızlığı yaşarken ya büyür ölümsüz olur ya da küçülür yok olur.
Cengiz Aytmatov: “Huzur ancak nâmus ve haysiyetini koruduğun sürece vardır.“ der.
Neyi yüceltmeli, muhafaza etmeli? Servet mi, makam mı, yoksa onur mu? Tarih, onurunu koruyanları saygıyla; onurunu feda edenleri ibretle hatta lânetle anmıştır.
#huzur