İktidarın devlet imkânlarıyla kendisine ve yandaşlarına bir “Lale Devri” yaşattığı, adaletsizliklerin ve ahlaki çürümenin sıradanlaştığı vurgulanıyor. Saltanat anlayışının zulüm, liyakatsizlik ve haksız kazanç ürettiği belirtiliyor. Tarih, edebiyat ve düşünürlerden alıntılarla bu düzenin geçici olduğu, adaletsizliğin toplumu çökerttiği ifade ediliyor. İnsan, ahlak ve adalet arasındaki kopuş sorgulanıyor.
Bu iktidar, devlet imkânlarıyla kendisine ve yandaşlarına adeta bir “Lale Devri” yaşatıyor. Servet devletten geliyor; soyma ve yağmalama sırası bizde anlayışı hâkim. Skandallar örtbas ediliyor. Aranan ne varsa her kötülük mevcut.
Yandaş basın da bu Lale Devri’nin Nedim’leri gibi; sonrası için duyulan korkuyla, damdan dama atlarken düşüp ölenleri hatırlatıyor. Tarihte benzer örnekler çoktur; ancak saltanatın failleri nedense ders almaz.
Besmele çekilerek kurulan haram bir saltanat, devlet kesesinden yapılan kontrolsüz harcamalar, adaletsizlikler ve zulümler artık sıradanlaşmış durumda. Mezarlıkları unutan bir zihniyetin ahlaki çürümesi sürüp gidiyor. Sonunu düşünmeyen bu anlayışın akıbetini görmezden gelenler, saltanatın ebedî olacağını sanıyor.
Neyzen Tevfik’in
“Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer;
Ömr-i fânî gibidir, dün de geçer, dem de geçer”
dizelerini dinleseler, “Keşke bu hâlleri yaşamasaydık” derler mi, bilinmez.
Tunuslu Hayrettin Paşa’nın “Bir devletin ayakta kalması için yalnız yöneticilerin adil olması yetmez; sistemin de adil olmaya zorlaması gerekir” sözüne kulak verseler, bugünün din ve ideoloji kılıflı idarecileri belki kendilerini sorgular.
Basında yer alan haksız kazanç elde etmiş yargıç haberleri ortadayken, rayından çıkarılmış bir adalet düzeni bu ülkeye huzur ve güven getirebilir mi? Utanma duygusunu yitirmiş, güce tapan bukalemun tipler sorumluluk taşıyabilir mi? Güç gidince yeni putlar arayanlardan insan olur mu? Sorgularken düşünmek gerekir.
“İnsanları kendi devletinden soğutan her haksızlık, millî bir suçtur” diyen Nihal Atsız haksız mı?
Modern toplumlarda sefalet sadece gelir eksikliği değildir; saygınlık ve ahlak yoksunluğudur da. Bunları görmeyen körler insan sayılır mı? Siyasetin simsarları ve asalakları, başkalarının acılarını görmezden gelirken saltanatlarına daha çok sarılma hırsını nereden buluyor?
Sahteliklerin, alçaklıkların, yalanların ve liyakatsizliğin Lale Devri’ni yaşayanlar bu düzenin ölümsüz olduğunu mu sanıyor? Çaldıklarını yurt dışına kaçırmakla hesap vermeyeceklerini mi düşünüyorlar? Ahiret inançları yok belki ama beşerî hesaptan da mı kurtulacaklar? Despot ve zorba idarecilerin sonlarına bakmaları yeterlidir.
Kendi inançlarıyla, gösterişli ibadetlerle tüm günahlarından arınacaklarına inananların zihin dünyası bunu gösteriyor. İnandıkları din ile ahlak arasında bağ kurma ihtiyacı duymuyorlar. Lüks, haram kazançlar; plakalarıyla partisini ilan eden araçlar… Gösteriş düşkünleri insanlığa ve ülkesine fayda sağlamayı düşünebilir mi?
Bu manzarayı görünce insan sormadan edemiyor: İnsan mı paraya bağlı, para mı insana?
İnsansız adalet olur mu?
Adaletsiz insan olur mu?
Özdemir Asaf’ın dediği gibi:
“İkiyüzlülerin dilinde tat, kalbinde fesat gizlidir.”
Bunlardan kurtulmak insanlığın gereği ve sorumluluğudur.
Bütün bu olumsuzluklar karşısında başkalarının gelip bizi kurtarmasını bekleyenler, köle ruhlardır. Voltaire’in sözlerinden hareketle söylemek gerekirse: Uyuyanları uyarmak, insan olmanın gereğidir.
31.01.2026 – Kemal Albayrak