Devlet, yalnızca sınırları çizilmiş bir coğrafya ya da üniforma giymiş bir bürokrasi değildir. Modern siyaset teorisinde devlet; hukukun üstünlüğüne dayanan, kamusal yetkiyi kişisel çıkardan ayırabilen ve meşruiyetini toplumsal rızadan alan kurumsal bir bütündür. Bu bütünlük bozulduğunda ortaya çıkan şey, devletin ani bir çöküşü değil; devletin anlam kaybıdır.
Bugün asıl soru tam da burada düğümleniyor:
Devlet hâlâ hukukun mu, yoksa gücü elinde tutanların mı elindedir?
Zorba iktidarlar hukuku tamamen ortadan kaldırmaz. Aksine, hukuku kullanır; ancak eşitlik ilkesini devre dışı bırakır, geriye yalnızca yaptırım gücünü bırakır. Yasalar vardır, mahkemeler açıktır, prosedürler işler. Fakat hukuk artık soyut ve herkes için bağlayıcı bir normlar sistemi değildir; iktidarın ihtiyaçlarına göre ayarlanan seçici bir mekanizmaya dönüşür.
Bu durum, Carl Schmitt’in meşhur “Egemen olan, istisnaya karar verendir” önermesini hatırlatır. İstisna kalıcı hale geldiğinde hukuk güvence olmaktan çıkar; belirsizlik üretir. Belirsizlik ise zorba iktidarın en işlevsel yönetim aracıdır. Çünkü öngörülemezlik korku doğurur; korku da itaat üretir.
Mafya çoğu zaman devlete karşı bir yapı gibi anlatılır. Oysa siyasal gerçeklikte mafya, güçlü hukukun düşmanı değil; zayıflamış hukukun yan ürünüdür. Hukukun işlemediği, denetimin askıya alındığı alanlarda mafya “boşluk doldurur”.
Tahsil edilemeyen alacaklar, çözülemeyen ihtilaflar, hızlandırılması istenen bürokratik işlemler… Hukuk yavaşladığında ya da seçici hale geldiğinde, gayriresmî aktörler devreye girer. Bu noktada mafya, yalnızca bir suç örgütü olmaktan çıkar; gayriresmî bir düzen kurucu haline gelir.
Tehlike tam da buradadır:
Suç, sistemin karşısında değil; sistemin içinde işlemeye başlar.
Zorba iktidarların uzun ömürlü olmasını yalnızca baskıyla açıklamak eksik kalır. Bu rejimler aynı zamanda rıza üretir. Ancak bu rıza çoğu zaman coşkulu bir destek değil; yorgun bir kabulleniştir.
“Bana dokunmuyor.”
“Şimdi sırası değil.”
“Daha kötüsü de olabilir.”
Bu cümleler bireysel bir korunma refleksi gibi görünür. Oysa toplumsal ölçekte kamusal alanın terk edilmesi anlamına gelir. Yurttaşlık, hak talep eden bir özne olmaktan çıkar; zarar görmemeyi uman bir bekleyişe dönüşür. Hannah Arendt’in uyardığı gibi, kötülük çoğu zaman fanatiklerden değil; alışanlardan beslenir.
Devlet bir gecede ele geçirilmez. Ne tanklarla ne bildirilerle. Asıl dönüşüm sessiz ve kademelidir:
Bu süreç tamamlandığında devlet hâlâ ayaktadır. Bayrak dalgalanır, binalar yerindedir. Ancak devlet artık kamusal çıkarı temsil etmez. Gücü elinde tutanların aracına dönüşür. Devletin tapusu hukukun elinden alınmış, fiilen güç ilişkilerine devredilmiştir.
Devletin tapusu ne iktidarın kasasında olmalıdır ne de karanlık ilişkiler ağında. Devletin gerçek sahibi hukuktur. Hukuk yoksa devlet bina olur, tabela olur; ama adalet olmaz.
Bir ülkede mafya konuşuluyorsa, zorbalık normalleşmişse ve çoğunluk susuyorsa; sorun yalnızca iktidar sorunu değildir. Bu, toplumsal bir uyarı sirenidir.
Çünkü devlet ele geçirilmez; boş bırakılırsa işgal edilir.
Tarih bunu defalarca göstermiştir:
Hukuku savunmayan toplumlar, bir gün hukuksuzluğun kurbanı olmaktan kaçamaz.