Bizler, tarihin en üretken çağında yaşıyoruz.
Makinalar düşünüyor, algoritmalar öğreniyor, üretim artıyor.
Ama biliyoruz: Üretkenlik artışı adalet üretmez.
Servet büyüyebilir.
Veri çoğalabilir.
Kâr katlanabilir.
Fakat adalet, kendiliğinden doğmaz.
Teknoloji kader değildir. İnsan yapımıdır. Tıpkı hayatımızı yönlendiren kurumlar gibi…
Ve eğer kurumlar hayatlarımızı şekillendiriyorsa, artık onları tasarlama hakkı da, sorumluluğu da bize ait olmalıdır.
Biz şunu savunuyoruz:
Üretkenlik artışı yalnızca hissedarlara değil, topluma da kâr payı olarak dönmelidir.
Her insan, doğuştan gelen onurunun asgari güvencesine sahip olmalıdır.
Evrensel bir temel gelir, sadaka değil; yurttaşlık payıdır. Hiçbir ücret, insan onurunun altına düşmemelidir.
Veri, çağımızın toprağıdır.
Toprak nasıl kamusal bir düzenin konusuysa, veri de yalnızca şirketlerin malı olamaz.
Veri kamusal değerdir; insanın dijital emeğidir; geleceğin ortak mirasıdır.
Demokrasi, açlık korkusu altında yaşayamaz. Sürekli güvencesizlik içinde olan yurttaş özgür değildir.
Özgür olmayan yurttaşın oyu vardır ama iradesi yoktur.
Orta sınıf, yalnızca bir gelir grubu değildir;
cumhuriyetin omurgasıdır.
Orta sınıf çökerse, denge çöker, hukuk çöker, cumhuriyet çöker.
Ulus-devlet ortadan kalkmayacaktır.
Ama değişecektir. Ya demokratikleşecek ya da işlevsizleşecektir. İşlevsizleşenin yerine yeni bir yapı gelecektir.
Bu yapı, ya üretkenliği adil bölüştüren bir hakem olacak ya da gelişmelere seyirci kalacaktır.
Geleceği otomasyona bırakamayız.
Makinalar hesap yapabilir ama
adalet yapamaz.
Algoritmalar tahmin edebilir ama sorumluluk üstlenemez.
Teknolojiyi insanlığın hizmetine vermek mümkündür. Bu bir ütopya değil, tercihtir.
Üç temel meselemiz var:
1- Üretkenliğin arttığı bir dünyada,
nisbî eşitliği büyütebilecek miyiz?
2- Korkuyu değil, özgürlüğü seçebilecek miyiz?
3- Tarihin bu aşamadında, insanı mı büyüteceğiz, makineyi mi?
Bu bir tercih meselesidir.
Ve tercih, hâlâ bizim elimizdedir.