Liberal Parti, 1 Şubat 2026 tarihinde Ankara’da düzenlediği geniş katılımlı konferansla, Türkiye’nin siyasal geleceğine dair kapsamlı bir yol haritası sundu. Eski bakanlar, akademisyenler ve saha araştırmacılarının buluştuğu zirvede “Hukuk, Siyaset ve Ahlak” vurgusu ön plana çıktı.
ANKARA – Liberal Parti, Türkiye’nin içinden geçtiği siyasal ve toplumsal süreçleri analiz etmek ve çözüm önerileri geliştirmek amacıyla düzenlenen “Türkiye’de Siyasetin Yeniden İnşası” konferansına ev sahipliği yaptı. 1 Şubat 2026 Pazar günü Ankara Greenpark Otel’de gerçekleşen zirve; siyaset dünyasından önemli isimleri, sivil toplum temsilcilerini ve çok sayıda davetliyi bir araya getirdi.
Liberal Parti Sakarya İl Başkanı Dr. Lütfi Özcan’ın moderatörlüğünde başlayan programda; demokrasiden ekonomiye, hukuktan eğitime kadar Türkiye’nin dünya endekslerindeki yeri çarpıcı verilerle ortaya koyuldu. Konferansın ana eksenini oluşturan panellerde, Türkiye’nin kronikleşen sorunlarına karşı “liberal ve demokratik” bir çıkış yolu arandı.
Konferansta; Kültür ve Turizm Eski Bakanı Ertuğrul Günay “Çoğulcu ve saydam bir siyasetin imkânını”, 21. Dönem Milletvekili Abdülbaki Erdoğmuş ise “Siyasetin dünü ve yarınını” masaya yatırdı. Sosyolog Prof. Dr. Doğu Ergil, modern devletin ayakta kalmasını sağlayan “Hukuk, Siyaset ve Ahlak” üçgenine dikkat çekerken; MAK Araştırma Başkanı Mehmet Ali Kulat, güncel anket verileri ışığında artan kararsız seçmen kitlesinin nedenlerini analiz etti.
Zirvede ayrıca yeni nesil siyasi hareketlerin rolü ve dijital çağda liberal değerlerin önemi vurgulandı. Dr. Fatma Bostan Ünsal, Dr. Fatma Yurttaş Özcan ve Erdal Çakır; müzakereci demokrasi ve hukukun üstünlüğü temelinde yeni bir toplumsal sözleşme çağrısında bulundu. Partinin üst düzey yöneticileri Prof. Dr. Bünyami Ünal, Bimen Zartar ve gençlik temsilcisi Çınar Karakurt ise küresel belirsizlikler karşısında birey haklarının ve gençliğin beklentilerinin altını çizdi.
Kapanış konuşmasını gerçekleştiren Liberal Parti Genel Başkanı Sn. Zübeyir Gülabi, “Devlet millet için, siyaset hizmet içindir” anlayışıyla hareket ettiklerini belirterek, partisinin Türkiye’yi krizlerden çıkaracak birleştirici güce sahip olduğunu ifade etti.
Yetki Belgeleri Takdim Edildi
Konferansın sonunda Genel Başkan Gülabi; Kayseri İl Başkanı Sn. Gülay Şen ile Melikgazi ve Kocasinan İlçe Başkanlarına yetki belgelerini bizzat takdim etti. Katılımcılara günün anısına Prof. Dr. Doğu Ergil’in “Hakikatin İnşası: Liberal Çağrı” kitabı hediye edildi.
Tarih: 1 Şubat 2026, Pazar
Yer: Ankara Green Park Otel
Saat: 12:30 – 18:00
Düzenleyen: Liberal Parti
“Hazırsak başlayalım” sözleriyle Liberal Parti tarafından düzenlenen bu önemli toplantıya katılan tüm konuklara hoş geldiniz diyerek memnuniyetini dile getirdi. Programın ev sahibi olarak uzun bir konuşma yapma niyetinde olmadığını özellikle vurgulayan Özcan, konferansın esas ağırlığını alanında tecrübeli isimlerin oluşturduğunu belirtti. Açılışın hemen ardından Liberal Parti Genel Başkanı’nı konuşmasını yapmak üzere kürsüye davet etti.
Konuşmasında salonda bulunan siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum temsilcilerini tek tek anarak toplantının çok sesli ve geniş katılımlı niteliğine dikkat çekti. Anadolu Birlik Partisi Genel Başkanı Edvi Yalçın, Hak İnisiyatifi Başkanı Fatma Bostan Ünsal, Türkiye İttifakı Genel Başkanı Müjdat Karaylı ve eski bakanlar ile milletvekillerinin katılımının konferansa ayrı bir değer kattığını ifade etti.
Özcan, özellikle Prof. Dr. Doğu Ergil’in katılımını vurgulayarak, kendisini bir “fikir önderi” olarak gördüklerini ve dünya çapında bir akademisyenin aralarında bulunmasının kendileri için büyük bir onur olduğunu söyledi. Bunun yanı sıra Ertuğrul Günay’ı aktif siyasetin “aksakallısı” olarak niteleyerek tecrübelerine ve birikimine duyduğu saygıyı dile getirdi. Abdülbakir Erdoğmuş ve MAK Danışmanlık Başkanı Mehmet Ali Kulat gibi akademik ve saha araştırmalarıyla öne çıkan isimlerin de programa katkı sunacak olmasından duyduğu memnuniyeti paylaştı. Türkiye’nin farklı illerinden gelen il başkanları ve parti temsilcilerinin katılımının, konferansın yerel ve ulusal düzeyde karşılık bulduğunun göstergesi olduğunu belirterek, “İyi ki geldiniz, var olun” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ve kurumsal tıkanıklığa dikkat çekerek, kriz dönemlerinin aynı zamanda zihniyet ve paradigma değişimlerinin eşiği olduğunu vurguladı. Türkiye’nin kutuplaştırıcı ve çatışmacı söylemler yerine bireyi merkeze alan, rasyonel ve kapsayıcı bir siyaset diline acil ihtiyaç duyduğunu ifade etti.
Konuşmasında uluslararası endeksleri referans alan Gülabi; hukukun üstünlüğü, yolsuzluk algısı, özgürlükler ve basın özgürlüğü alanlarında Türkiye’nin son 20 yılda ciddi bir gerileme yaşadığını rakamlarla ortaya koydu. Bu tabloların “dış güçler” söylemiyle geçiştirilemeyeceğini, endekslerin birer düşman değil ülkenin demokratik ve ekonomik sağlığını gösteren ölçüm araçları olduğunu belirtti. Sorunun raporları hazırlayan kurumlar değil, hukukun bilinçli şekilde aşındırılması, denetimin ortadan kaldırılması ve gücün tek elde toplanması olduğunu vurguladı.
İktidarın ilk yıllarında aynı raporların başarı belgesi olarak sunulduğunu, bugün ise komplo söylemleriyle değersizleştirilmeye çalışıldığını hatırlatarak bunun siyasal bir çelişki olduğunu dile getirdi. Türkiye’nin gri listeye alınması ve basın özgürlüğündeki gerilemenin doğrudan vatandaşın cebine yansıdığını söyledi. Mevcut tablonun bir “kaza” değil, bilinçli bir otoriterleşme ve yozlaşma sürecinin sonucu olduğunu belirterek, “Hürriyet yoksa ekmek de yok, adalet yoksa gelecek de yok” sözleriyle konuşmasını çerçeveledi. Konuşmasının sonunda Ertuğrul Günay’ı “Yeni bir siyaset mümkün mü?” sorusuna cevap vermek üzere kürsüye davet etti.
Liberal Parti’nin bu başlığı gündeme getirmesini önemli ve cesur bir girişim olarak nitelendirerek, toplantının nesnel bir tartışma zemini olduğunu vurguladı. Türkiye’nin 2026 itibarıyla çok partili hayata geçişinin 80. yılına girdiğini hatırlatan Günay, 150 yıllık anayasal arayışa rağmen demokrasinin neden hâlâ sağlıklı işlemediğini sorguladı.
Günay’a göre temel problem, devletin insanın ve milletin önüne konulmasıdır. Türkiye’de siyasetin “devleti ele geçirme” anlayışıyla yapıldığını, bunun da demokrasiyi imkânsız kıldığını söyledi. Yurttaşlık bilincinin zayıflığını vergi sistemiyle ilişkilendirdi; doğrudan verginin düşük, dolaylı verginin yüksek olmasının yolsuzlukla hesaplaşma refleksini zayıflattığını dile getirdi.
Siyasi Partiler Yasası’nın partileri “derebeyliklere” dönüştürdüğünü, liderlerin değişmeden kalabildiğini belirtti. Siyasetin finansmanına değinerek, Türkiye’de siyaset–para ilişkisinin kuralsız olduğunu, siyasi ahlak yasası olmadan temiz siyasetin sadece bir temenni olacağını ifade etti. 2017’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni sert biçimde eleştirerek, parti başkanı olan bir cumhurbaşkanının yasama ve yürütmeyi kontrol etmesinin “adam rejimi” yarattığını savundu. Konuşmasını hukuk devletinin tesisi ve siyasette kavga dili yerine ikna dilinin benimsenmesi gerektiğini vurgulayarak tamamladı.
Türkiye’de siyasetin dünü, bugünü ve yarını arasında esaslı bir fark görmediğini belirterek, geçmiş doğru analiz edilmeden geleceğe dair sağlıklı bir yol çizilemeyeceğini vurguladı. Erdoğmuş’a göre Türkiye’de siyaset, askerî vesayet ve resmi ideoloji tarafından belirlenen “hastalıklı” bir zeminde inşa edilmiştir. İktidar ve muhalefetin aynı zihniyetle hareket ederek statükoyla bütünleştiğini ifade etti.
Kürt meselesi, Alevilik ve başörtüsü gibi konuların 50 yıl boyunca istismar edilmesini siyasetin enerjisini tüketen örnekler olarak gösterdi. Bireylerin inancı ve yaşam tarzının siyasetin konusu yapılamayacağını; devletin yurttaşlara baskı uygulamasının laiklikle bağdaşmadığını vurguladı. Mevcut parlamentodan gerçek bir çözüm beklemenin gerçekçi olmadığını belirterek; makuliyeti, çoğulculuğu ve özgürlüğü esas alan yeni bir siyaset anlayışı çağrısında bulundu. Konuşmasını KHK mağduru Sevinç Çakır’ı selamlayarak bitirdi.
Siyasetin yeniden inşasını “siyasal ahlak” ekseninde ele aldı. Siyasal ahlakın, iktidarın yapabileceklerini değil yapmaması gerekenleri tanımladığını; gerçek anlamda ahlaklı iktidarın gücünü sınırlayabilen iktidar olduğunu ifade etti. Ahlaksız siyasetin göstergelerini; hukukun araçsallaştırılması, düşman üretilmesi, yalanın normalleştirilmesi ve başarının tek ölçüt haline getirilmesi olarak sıraladı.
Hukuk, adalet ve insaf birlikte işlemediğinde demokrasinin çalışmayacağını belirtti. “Hukuk ahlakla bağını kopardığında adalet değil, itaat üretir” diyen Ergil; ahlakın güçlülerin erdemi değil, güçsüzleri koruyan sınırlar olduğunu vurguladı. Yolsuzluğu ise merkezi gücün toplumu örgütlü biçimde soyması olarak tanımladı. Konuşmasını, Türkiye’de artık “laik dualar” (temenniler) yerine somut değişim yollarının müzakere kültürüyle tartışılması gerektiğini vurgulayarak tamamladı.
Hukuk–siyaset–ahlak üçgeninin önemine değinerek, hukuktan kopan siyasetin zorbalığa, ahlaktan kopan siyasetin ise yozlaşmaya sürüklendiğini ifade etti. Gençlerin ülkeyi terk etme isteğinin arttığını, 10 yıl önceki %62’lik oranın bugün daha da ağırlaştığını aktardı.
Seçmenlerin yaklaşık üçte birinin herhangi bir siyasi partiye oy vermek istemediğini (kararsız/tepkili), bu oranın 25 yıllık meslek hayatında bir rekor olduğunu belirtti. Seçmenin büyük bölümünün ilkesel tercihlerden ziyade “kime ulaşabilirim” sorusuna göre hareket ettiğini dile getirdi. Anadolu’da uyuşturucu ve sanal kumarın ilk sıralardaki toplumsal sorunlar arasına girdiğine dikkat çekerek; siyasetin hamasi söylemler yerine toplumu gerçekçi biçimde anlayan bir yaklaşımla yeniden inşa edilmesi gerektiğini söyledi.
Demokrasiyi statik değil, sürekli gelişen bir süreç olarak tanımladı. “İngiltere’nin çimleri” metaforu üzerinden demokrasinin sabır ve emek gerektiren bir süreç olduğunu; müzakerenin ise bu sürecin “can suyu” olduğunu söyledi. Demokrasinin temel dayanağının orta sınıf olduğunu, orta sınıfın ise eğitim ve ekonomi ayakları üzerinde yükseldiğini ifade etti.
Sürekli kötülük üzerinden konuşmanın toplumu ilkel tepkilere sürüklediğini, toplumsal travmaların iyileşmesi için bu travmaların “geçmişte kaldığının” kodlanması gerektiğini vurguladı. “Eski dünyanın refleksleriyle yeni dünyanın yurttaşlarının yönetilemeyeceğini” belirterek; Hrant Dink suikastını toplumsal bir travma olarak niteledi. Konuşmasını umut, müzakere ve bireyi merkeze alan bir siyaset çağrısıyla tamamladı.
Devleti, insan hayatına fayda üretmesi gereken ancak yanlış kullanıldığında tehlikeli olabilen çift yönlü bir organizma olarak tanımladı. Demokrasinin toplumsal temelinin orta sınıf olduğunu, bu sınıfın iki ana dayanağının eğitim ve ekonomi olduğunu belirtti.
Toplumsal sorumluluğun kolektif bir yükümlülük olduğunu, Nazım Hikmet’in dizelerine atıfla “bu memleketin hepimize ait olduğunu” hatırlattı. Kötülüğün kötüden öğrenilmesinin toplumu iyileştirmediğini, aksine travmaların insanı ilkel reflekslere sürüklediğini söyledi. Konuşmasını, siyasetin yeniden inşasının liberal düşünce ve evrensel siyaset teorileri temelinde mümkün olabileceğini belirterek tamamladı.
Kürsüye bir parti mensubu olarak değil, bir üniversite öğrencisi olarak çıktığını vurguladı. Kendi kuşağının sert, ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı bir siyasi dil içinde büyüdüğünü ifade etti. Dijital dünyada çok kültürlülük fikriyle büyüyen gençliğin değerleri ile mevcut siyasal zihniyet arasında derin bir kopuş olduğunu söyledi.
Gençlerin devleti kutsayan değil, bireyi merkeze alan; korku yerine özgürlüğü esas alan bir siyaset talep ettiklerini vurguladı. Gençlerin siyasete ilgisizliğinin sebebinin gençler değil, mevcut siyaset anlayışı olduğunu savundu. İfade özgürlüğünün cezalandırılmadığı bir Türkiye özlemini dile getirerek, gençleri değişim için birlikte mücadeleye davet etti.
Türkiye’de siyasetin inşasını 1856 Islahat Fermanı’ndan bugüne gelen eşit yurttaşlık sorunu üzerinden ele aldı. Türkiye’nin temel sorununun, bazı kimliklerin siyasete hak olarak değil lütufla dahil edilmesi olduğunu söyledi. 1915’te yaşananların aynı zamanda bir “burjuva tasfiyesi” olduğunu, bunun da hukuk güvencesini ortadan kaldırdığını savundu.
Trumpizm üzerinden popülizmin Batı’yı da sarstığını ancak Türkiye’nin önünde stratejik bir fırsat penceresi olduğunu belirtti. Çözüm olarak yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve birey hakları sistematiğinin hayata geçirilmesini önerdi. “Birey, devletin merkezinde olmak zorundadır” diyerek, gençlerin hobisizleştirilmesinin bir sosyal politika hatası olduğuna dikkat çekti.
Sürekli travmalar ve olumsuzluklar üzerinden konuşmanın umutsuzluk ürettiğini vurguladı. Ümitsizliği “karbondioksit”, umudu ise “oksijen”e benzeterek toplumsal bir zorunluluk olarak olumlu düşünmeyi önerdi.
Geçmişe takıldıkça ileriye adım atılamayacağını, kendi çevresinde de travmaları sürekli gündeme getirmemeye özen gösterdiğini belirtti. Türkiye’nin geleceğine dair umutlu olduğunu ve bu topluluktan faydalı işler çıkacağına inandığını söyledi. Mevcut şartlar ne olursa olsun ümitsizliğe kapılmamak ve toplumsal faydaya odaklanmak gerektiğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.
Cevdet Sunay’ın kısa ve net konuşma tarzını örnek vererek, mesajın özlü olmasının önemine değindi. Liberal Parti olarak siyasetin yeniden inşasının liberal düşünceyle mümkün olduğuna inandıklarını yineledi. Konferansa katkı sunan tüm konuşmacılara ve katılımcılara teşekkür ederek programı sonlandırdı